Mertims Forum


 
AnasayfaTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Hoca Ali Rıza

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
Aranel_Elensar
Admin
Admin
avatar
www.mertims.eniyiforum.net
Erkek
Yaş : Kayıt tarihi : 16/02/09 Mesaj Sayısı : 1723 Nerden : İ¢İñİžĐёÑ Lakap : ßy_AraneL

MesajKonu: Hoca Ali Rıza Paz Şub. 22, 2009 6:48 am

1858 yılında İstanbul'da doğdu, 1930 yılında öldü. Rüştiye'deki öğrenciliği sırasında resime olan kabiliyeti ile dikkat çekmiştir. Bunun üzerine Nuri Paşa ve Süleyman Seyyit'ten desen dersleri aldı. 1884 yılında mezun olduğu Harbiye'ye hoca olarak atandı. İkinci Meşrutiyet'ten sonra kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'ne başkanlık yaptı. Yurtdışına çıkmamış olan ressamlarımızdandır. Üsküdarlı olarak anılan sanatçı, yaşamı boyunca İstanbul'un bu yakası ile özdeşleşti. Yağlıboya çalışmış olmasına rağmen, daha çok bir karakalem ve desen ustası olarak, bu türe giren çok sayıdaki çalışması ile dikkat çeker.
Hoca Ali Rıza'nın sanatıyla ilgili söyledikleri:
"Can sıkılınca resim yapmayı bırakmalıdır. İstek baki iken terkolunursa yine istekle çalışmak müyesser olur."

"İnsan yaptığını anlar ve anlıyarak yaparsa terakki eder. Terakki ettikçe hevesi artar. Aşk olmayınca meşk olmaz darbımeselince şevkü muhabbet, sâyü artırır."

"Resim anlıyarak çalıştıkça terakki eder."

"Her bir güçlüğün iki kolaylığı vardır."

"İslam ve Türk aleminin bedii zevklerinin kemalini gösteren eserleri toplamağı ve bunu bir meslek ittihaz ederek anda ihtisas sahibi olmağı gönlümce pek muvafık buluyorum."

"Ressamlarda bir zerafet ve incelik vardır."

"Resim insanın dikkat nazarını artırır."

"Ressam gördüğünden bir zevk alır. Ruhu mütehasis olur. Güzel resimden güzel bir manzara karşısında gibi ruhu mütelezziz olur."

"Sanayi Nefise Mektebinden gayri mekteplerdeki resim dersinden ressam olacak kadar sermaye elde edilemez. Ancak bedii zevkinin neticesiyle gözün iyice görebilmesi temin edilmiş olur."
Eğer bu memlekette resim seviliyorsa ve zaman zaman iyi ressamlara rağbet ediliyorsa, bu zevki verenlerin başında ressam Hoca Ali Rıza Bey gelir. Kendisinin hayattayken Ord. Prof. Dr. A.Süheyl Ünver'e anlattığı sanat hayatı, yıllar sonra Dürdane Ünver'in kaleminden aktarılıyor.

İnsanın ruhunda fırtınalar kopartacak kadar kasvetli ve soğuk bir kış günü Süheyl Ünver hocamız ile birlikte Kalamış'taki evimizdeyiz. Tarihler 20 Mart 1982'yi gösteriyor. Daima çalışır halde görmeye alışık olduğumuz, asil yüzünden zarif tebessümü eksik olmayan hocamız, arasıra başını kaldırır, ev halkına hitaben bir iki nükteli söz söyler, daha sonra bıraktığı yerden işine devam ederdi.
Hiçbir zaman elinden kalemi ve kağıdı eksik olmayan, daima çalışırken gördüğüm hocamın, kalemi ve kağıdı bir tarafa bırakarak yeis içinde sessizce oturması beni çok fazla endişelendirdi.

Hava şartlarıyla daralan kalbim, daha da zorlanmaya başladı. Cesaret edip soramadığım bu elemin sebebi neydi acaba? Yoksa hane halkından gizlediği herhangi bir rahatsızlığı mı vardı? Benim endişeli ve meraklı bakışlarımı fark ettiğinde ağır ağır konuşmaya başladılar. Zaten kendisine birşey sormakta zorlandığımız zamanlarda, düşüncelerimizi okumak gibi bir hasleti vardı hocamızın.

"Ben niye ölmüyorum biliyor musunuz? Zira hocam ressam Ali Rıza Bey'in vefatı günü öldüm. Beni de onunla birlikte alıp ...ürdüler, gömdüler. Bir insan iki defa ölmez ki. Bugün 20 Mart, aziz hocamın naçiz vücudunun toprağa veriliş günü. Ölümünün üzerinden elli iki sene geçmesine rağmen o günkü acıyı hala kalbimde hissediyorum, hem de ziyadesiyle. Vefatı günü o çok sevdiği Üsküdar'da idim. Gafletime geldi, fotoğraf makinamı alamadım. Bir köşeye çekilip, aziz hocamın katafalktaki tabutunun karakalem resmini çizdim. Emsali olmayan bu insanın cenazesi kalktığında herşey ölmüş gibi geldi bana. Onsuz her yer sanki bomboştu, onun gibi bir başka insan tanımadım ve yerine bir başkasını koyamadım. O, benim ruhumda katmerleşmiş bir halde yerini aldı. Arada bir ruhen yaşadığımız Üsküdar'a hatırasını yaşatmaya giderim, birlikte oluruz."

Süheyl Hocam'la Rıza Bey hakkındaki sohbetlerimiz, işte böyle soğuk bir kış günü başladı ve aralıklarla 1983 yılına kadar sürdü. Eserlerine hayran olduğum bu zatın nasıl bir mizaca sahip olduğunu çok merak ediyordum. Rıza Bey'in resimleri ve hayatıyla ilgilendiğimi gören Süheyl Hoca, sohbetlerimizin birinde "O devirde dünyaya gelmedim diye üzülmeyiniz. Size anlatacağım hikayelerle kendinizi onunla birlikte yaşamış gibi hissedeceksiniz" dedi. Okuduğunuz derleme, aziz hocamızın bu işaret ve teşvikiyle başladı, onun yıllara yayılan sohbetleriyle olgunlaştı.
"Hocam Rıza Bey ile tanışmam çok eskilere dayanır. Onbir yaşıma basmıştım ki, 29 Mart 1909'da aziz babam Mustafa Enver Bey'i kaybettim. Tanrım bana altı sene sonra üstadım Rıza Bey'imizi ihsan etti. 1914 senesinde, Mercan Lisesi'nin son sınıfında talebe idim. Resim hocamız Binbaşı Kemal Bey, Rıza Bey'in Harbiye'den talebesi imiş. Benim resme düşkünlüğümü bildiği için, bana verilmek üzere Rıza Bey'den iki karakalem resim çizmesini rica etmiş. Kemal Bey bu resimleri bana getirdiğinde çıldırmama ramak kaldı. Eserlerini hayranlıkla seyrettiğim bir ressamın bir değil, iki resmine sahip olmak ne büyük bir mazhariyetti yarabbim. Bu resimler beni ihya etti. 1915'de Askeri Tıbbiye'ye girdim. Ailevi sorunlar nedeniyle daha sonra Mülki Tıbbiye'de başladım. Bu tarihlerde düşman Çanakkale'de idi. Hocalarımız cephede olduğu için ekseri derslerimiz boş geçiyordu. "Ders yok" levhasını gördüğüm anda mezar taşlarının üzerindeki motifleri incelemek üzere Karacaahmed'e gidiyordum.

Bir gün üstadım Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'den, birlikte Rıza Bey'in ziyaretine gitmeyi rica ettim. İsmail Hakkı Bey, bu teklifimi kabul ettiler. Rıza Bey'i ziyarete gittik. Üsküdar İskelesi'ne yanaştık ve hocamın Ayazma'daki evine doğru yürüdük. Kapının açılışı ve merdivenlerden aşağı hocamın inişi... Hakkı Bey'in, "Hocacığım Rıza Efendi" deyişi... Daha sonra "Hattat Şevki Efendi'nin torunudur" diye beni takdim etmesi. Rıza Bey, hiç layık olmadığım halde bana iltifatta bulundular. Müştak nazarlarla hocamın sevgili yüzünü tetkik ediyordum. Bana hatırat defterlerini ve albümlerini gösterdi. O günden sonra "Ders yok" levhasını gördüğüm anda kendimi Rıza Bey'in evinde buluyordum.

Beni oğlu gibi sevdi ve himaye etti, velhasıl onunla onbeş sene ahlak ve ince sanatlar terbiyesi altında babasızlığımı unuttum. Karakter itibariyle mükemmel bir insandı. Hayatını çok temiz yaşayarak hiç lekesiz bir şekilde tamamladı. Bu müstesna insanın hayatı tetkik olunduğunda, alınacak çok büyük dersler mevcuttur. İnsan onun yanından mutlaka birşeyler öğrenerek ayrılır. Hiçbir şey öğrenmese bile, sükutun birçok yerlerde fazilet olduğunu öğrenir. Rıza Bey iyi ahlaklı, sevimli ve ressam olarak doğmuştur. Eğer bu kabiliyetlerle doğmasa idi, iyi bir ressam doğmuştur. Eğer bu kabiliyetlerle doğmasa idi, iyi bir ressam olamazdı. Büyük olarak dünyaya gelmişti. Peygamberimiz gibi kamil insan olarak yaşadı. Fıtratındaki sanat duygusuyla resimde de kendisini ilerletti. Nefes alır gibi resim yaptı. Kırkambar dediği cep defterlerine görüp de ilgilendiği şeylerin resimlerini çizdi.

Çok ihtiyatlı bir insandı. Bir çantası vardı ki, talebesi ona da "kırkambar" adını vermişti. İçinde iğneden ipliğe herşey mevcuttu. Boyaların, kalemlerin ve kağıtların çeşitleriyle doldurduğu bu çanta, ağır bir heybeden farksızdı. Fakat üstad bunun da kolayını bulmuştu. Koltuğunun altına bir kopça dikmiş ve onun diğer tarafını çantasına iliştirerek, koltuğunun altına aldığı çantanın ağırlığını bir hayli azaltmıştı. Çok pratik bir zekaya sahipti. Beğendiği bir yere oturduğunda, civardan hiçbir şeye ihtiyacı olmazdı. Zira, resim yapabilmek için gerekli malzeme yanında mevcuttu.

Kırkyedi yıl askeri ve sivil okullarda resim hocalığı, ellibeş yıl kadar da sanat hayatı vardır. Şu unutulmamalıdır ki O, bir ekol sahibidir. Talebelerine daima tabiattan resim yaptırmış, modelleri kopya ettirmemiştir. 'Ressamlık, tabiattan çizmektir; modelden çizmeye çalışan, tabiattan çizerken muvaffak olamaz' derdi. Sadece bir usule saplanıp kalmamış, iyi olan her tarzı kabul etmiş, daha sonra herkese tavsiyede bulunmuştur. Talebelerini teşvik için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamıştır. 'En değerli hoca kimdir?' sorusunun cevabını yine kendisi verir, 'herhangi bir zor şeyi, karşısındakine en kolay şekilde öğretendir' derdi. Talebeleri arasında: Üsküdarlı Cevat, Dr. Hikmet Hamdi, Osman Asaf, Sami Yetik, Çanakkaleli İhsan, Celal Esat Arseven, Ali Rıza (Beyazıt) gibi ünlüler vardı. Benimle teması çoktu, zaman zaman bize yatıya gelir, arasıra da çalıştığım hastaneye uğrardı. Mümtaz talebelerinden birisinin evinde, ev sahiplerini rahatsız etmeyeceğine inanırsa gider kalırdı. Evinde misafir kaldığı insanlara o kadar minnet duyardı ki, 'ben bunların yemeğini yedim' diye, her seferinde bir şaheser olarak o zatın sevdiği gibi resmi, karakalemle bile olsa yapar bırakırdı."

Rıza Bey'in sayısı çok fazla eserlerini ortaya çıkarırken ilham kaynaklarının neler olduğu, daima ilgimi çekmiştir. Süheyl Hocamıza bu kaynakları sorduğumda, aldığım cevap beni pek fazla şaşırtmadı. "Onun fırçası tabiatın sevkettiği istikametten ayrılmamış en büyük üstad olarak tabiatı bilmiş ve oradan ilhamını almaya çalışmıştır. Hayat felsefesi insanlardan uzak, tabiata yakın olmak idi. Onun eserleri başlı başına bir milli müze vücuda getirebilir.

Rıza Bey memleketine bağlılığını, vatanını ne kadar çok sevdiğini sözle değil, eserleriyle dile getiriyordu. Tarihi abide harabelerini ve eski yaşayışımızı fırçasıyla kağıda yazarak dile getiren büyük bir üstadımızdı. Daima şaheserler yaratan fırçası bize, sevdiğimiz vatanın göremediğimiz güzelliklerini göstermiştir. O, rastgele resim yapmış bir sanatkar değil, aynı zamanda bu fikri de yaymış ve örnek olmuş bir insandır.

Rıza Bey o kadar çok mazi hatırasını çizmiş e bırakmıştır ki, bugün bunların çoğu yerinde değildir. Bunların hepsi bir asır önceki İstanbul'da mevcuttu. Birgün bu mevzularda çalışacak olanlar, aradıkları eski hatıraları ancak Rıza Bey'in çizgilerinde bulabileceklerdir. Rıza Bey bunlarla memleketimizin birçok şehirlerinde bulduklarını tespit etmekle, zamanların asil ruhlarını da defterlerine ve kağıtlarına aksettirmekte cidden emsalsiz bir maharet göstermiştir. İşte örnek muallim böyle zevata denir.

Eski İstanbul'un şimdi üzerine tarihin küllerinin savrulduğu güzelliklerini, Türk'ün yaşayışını, köylerini, mahallelerini, çeşmelerini, mezarlıklarını, yazlık-kışlık kahvehanelerini bütün ayrıntılarıyla, herhangi bir tesir altında kalmadan en güzel şekilde resmetmiştir.

Üstadın eserlerinde, başka bir üstadın tesirine tabi olmuş denecek bir iz aramak, kıymeti malum bir elmasta küçük bir leke aramak gibi beyhude bir yorgunluktur.

İstanbul ve civarının önceki hallerini kalemiyle ve fırçasıyla mükemmel bir şekilde canlandırmış. İstanbul'un bugün yanan ve yıkılan yüzlerce hatırasını tespit etmiş ve şehir tarihini alakadar eden mühim eserler bırakmıştır. Çünkü O, çocukluğundan beri aldığı asil bir ruhi terbiye ile muhitini pek beğenmiş, fırça ucundan ve bilhassa ruhundanaktardığı intibaları dile getirmiştir.
Rıza Bey, hayatında kaybettiklerine o kadar üzülürdü ki, hiç olmazsa tesellisini, görerek veya görmüşlerden faydalanarak onların mersiye makamında resimlerini yapardı. Hayatı, düşüncelerinin tesellisi ile yürütmüştür. Artık bizim eski İstanbul'umuz yok!... İstanbul'un sevdiğim taraflarını, hocamın bıraktığı yerden kalemim ve fırçam ile dile getirdim. Şuna dikkat etmek gerekir ki, ben sanat yapmıyorum, gelecek nesillere daha önceki yaşantıları için vesika bırakıyorum."

Şurası bir gerçektir ki Süheyl Hocamız, ömür boyu sürdürdüğü sıcak ilgi ile hocası Ali Rıza Bey'den kopmamıştır. Benim kanaatime göre, birbirinden güzel ve herbiri sanat harikası sayılabilecek nitelikteki tarihi resimlerinde -lakin mütevaziliği ile bunların sadece vesika olduğunu söyleyen hocam- kendi resim çalışmalarında hocası Rıza Bey'den öğrendiği ve gördüğü renk anlayışını ve perspektifi uygulamıştır.

Resimlerinde hocasının izinden gitmiş, İstanbul'umuzun tarihi güzelliklerini en yalın haliyle dünden günümüze aktarmıştır. Böylelikle hocasına olan bağlılığını, onun suluboya anlayışını kendi eserlerinde uygulayarak hoca-talebe bağını sürekliliğe dönüştürmüştür.

"Sevdiği insanlar, semtler ve yerler belli idi. Adaları kozmopolit bulur, sevmezdi. En çok sevdiği ve eserlerine konu aldığı yerler: Haydarpaşa, Üsküdar, Çamlıca, Acıbadem, Bulgurlu, İhsaniye, Karacaahmed, Ümraniye, Kurbağalıdere, Kızıltoprak, Çengelköy, Anadolu ve Rumeli Hisarları, Kanlıca bilhassa Paşabahçe, Beykoz sahilleri ve İncirköy idi. Doğup büyüdüğü İstanbul'u her yerden daha çok severdi. İstanbul'un dışında, Anadolunun da birçok yerini gezmiş. Değirmendere, Karamürsel, Gebze, Yenişehir taraflarında dolaşmış ve orada Türklüğe dair çok kıymetli eserlerin resimlerini yapmıştır. Bir heyetle birlikte Karacahisar'a gitmiş, gördüklerinin en güzel kısmını kalem ve fırçasıyla tespit etmiştir. 1897'de Değirmendere'de çalıştığı parçalar, köy hayatımızın pitoresk köşelerini canlandıran kıymetli eserlerdendir."
_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://mertims.eniyiforum.net
Aranel_Elensar
Admin
Admin
avatar
www.mertims.eniyiforum.net
Erkek
Yaş : Kayıt tarihi : 16/02/09 Mesaj Sayısı : 1723 Nerden : İ¢İñİžĐёÑ Lakap : ßy_AraneL

MesajKonu: Geri: Hoca Ali Rıza Paz Şub. 22, 2009 6:49 am











_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://mertims.eniyiforum.net

Hoca Ali Rıza

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Mertims Forum :: Sanat Köşesi :: Ünlü Ressamların Resimleri -

Zirve100 En iyi
toplist - evden eve nakliyat - evden eve nakliyat sohbet Site Ekle aramaForum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Ücretsiz blog